Yaz tatilinin araya girmesi ile kısa bir süre ayrı kaldık. Böylece
şehirden uzaklaşmanın ve o hareketli yaşantının dışında kalmanın keyfini kısa
bir süre de olsa yaşayabildim ama şehre dönüş ve zamanın dilimlere ayrılması
pek de keyifli olmadı benim için. Aslında ben bu şehre yabancılaştım
diyebilirim. Artık Ankara’nın çığrından çıkmış belediyecilik anlayışı nedeniyle
bu şehre karşı bir soğuma hissediyorum. Bu ay sizinle paylaşacağım konu da
bununla paralellik gösteriyor aslında.
Şehir yaşantısı farklı kültürlerin bir arada yaşamasını
zorunlu kılıyor. Ancak bu zorunluluk, uyumlu olduğunda güzel ve şehir
yaşantısını yaşanabilir kılar. Yurtdışında gezip gördüğüm şehir yaşantısını
kıyasladığımda inanılmaz bir farklılık göze çarpıyor. Köyden şehre göçün
başlamasıyla babalarımızın anlattığı nezih şehir yaşantısı sona eriyor ve şehir
içinde köyleşmelerin meydana geldiği bir yaşam tarzı ortaya çıkıyor. Bunun en
büyük sebeplerinden biri, bu yaşantıya adapte olamamak ve şehir kültürünü kavrayamamak.
Büyük şehirlere göçü bir fırsat olarak görmek doğal ancak bizim
ülkemizde yaşanan durum ile gelişmiş ülkelerdeki oldukça farklı. Gelişmiş
ülkelerde kimse kafasına göre bulduğu bir arsaya ev yapamaz. Ülkemizde buna
müsaade edilmesi ve bir oy potansiyeli olarak bakılması sayesinde kaçak ev
dikip, bedava su ve elektrik ile yaşamaya başlayan göçmen için böyle bir fırsat
tepilir mi? Tabi ki tepilmez. Ancak belli bir süre sonra şehir yaşantısına
adapte olamayan bu insanlar kendi kabuklarına çekilip, göç ettikleri şehirlerde
kendi köy hayatlarını sürdürmeye başlarlar. Şehir içinde köyleşmeler başlar ve
şehir git gide köyleşir. Bundan uzun yıllar önce başlayan bu durum sonucunda
şimdi büyük şehirlerimiz birer büyük köy halini almıştır. Bu kesim için eğitim
bir ihtiyaç olmamaktadır. Bir şekilde hayatını sürdüren, karnını doyuran bu
insanlarımız rekabetçi çalışma hayatı yerine kabullenici bir çalışma hayatı,
yani patron ne verirse kabul etme anlayışı ile hayatını sürdürür. Dolayısıyla
homojen olarak bu hayata adapte olamamış bu insanlar şehir hayatında da bir
kalite düşüklüğüne sebep olurlar. Çeşitli davranış bozuklukları sergilerler,
kurallara uymazlar. Bu da strese ve uyumsuzluğa sebebiyet verir.
Oysa durum gelişmiş ülkelerde farklıdır. Bu tür
bedavacılıklara göz yumulmaması sonucunda şehre gelen insanlar kurallara uymak
zorunda kalırlar. Kendilerini yetiştirmek, çalıştıkları alanda rekabetçi
avantajı sağlamak için kurslara, okullara giderler. Güçlü olanlar ayakta kalmak
için gerekli değişimi ve gelişimi yaşarlar. Bir süre sonra vizyonları değişir,
şehirli olmaya başlarlar ve şehrin yaşantısında kaynayıp giderler ve sonunda da
şehirli olurlar. Kurallara uymayanlar zaten dışlanır ve mutsuz bir hayat
yaşarlar. Büyük gelişmiş şehirlerde devir oranı yüksektir çünkü umduğunu
bulamayanlar kısa süre sonra pes ederler, elenirler ve şehirli olmaya
çalışmaktan vazgeçerler.
Ülkemizde göç edenlerin büyük kısmı şehirde yerleşip
kalırlar. Zorlu köy hayatından şehir hayatına geçiş yapan insanlar için değişen
birşey olmamıştır. Ama değişen “şehirli oldum” etiketidir. Etiket belki
değişmiş olabilir ama anlayış aynıdır.
Köylüm benim başımın tacıdır, ancak maalesef belki de
bilinçli bir şekilde cahil bırakılmışlardır. Sadece ekip biçen, tarla süren,
devletin verdiği fiyata he diyen bir kesimin varlığı tabi ki bazı kesimlerin
işine gelir. Kütüphanesi olan, her türlü felsefi düzeyde tartışma yapabilecek
köylü vatandaşlarımızın olması hoş olmaz mıydı? Köy enstitülerinin devam
ettirildiği bir Türkiye düşünün. Sizce böyle bir göç yaşanır mıydı?
Bilinçlenmiş, köyünde yenilikçiliğe ve üretime olumlu bakan, kendi mesleğini
öğrenmiş ve bunu yaşama geçirmiş bir köylümün şehirde zaten ne işi var?Göç etmeye ihtiyaç duyar mıydı? Şüphesiz ki
duymazdı.